9 Eylül’leri Hiç Unutmamak
9 Eylül 2017
Çernobil – Kaspersky ve Siber Güvenlik
30 Eylül 2017

Askeri Keynesyenizm: Savaşla Dans

Savunma ve güvenlik harcamaları son 20 yılın zirvelerinde dolaşıyor.  Hele ki geçtiğimiz on yılda dünyanın maruz kaldığı büyük kriz sebebiyledir ki ekonomiler gevşeme eğilimlerine girdi.  “suyun üstünde kalmak” esas olmaya başladı. Yaygın tezlerin aksine, krizin etkileri hala daha devam ediyor. Bu dönemde ülkelerin ve ekonomilerin çok farklı önlemlere başvurduğu ve sonuna kadar imkanları seferber ettiğinden söz edilebilir.  Şimdi yeni bir kart açılmış görünüyor: silahlanma. .. Yoğun silahlanma ve savunma harcamalarının yükselişi…

Ancak savunma sanayi birden hareketlenmiyor bunun için “kontrollü yangınların çıkartılması” ve bunların bir “tatbikat” kıvamında söndürülmesi esastır. Kuzey Kore olayına biraz böyle bakalım. Askeri Keynesçilik destekçilerine göre bu tür politikalar öncelikle talebi tetiklemekte, peşinden stoklar eritilmekte sonrasında ise arz ile yeni üretim, istihdam hatta teknolojik çalışmalar gündeme gelerek yüksek bütçelere yön verilmektedir. Dünyanın “en büyük silah satıcısı ve en fazla silah alan ülkelerine girmeden hangi teknolojiler öne çıktı, hangi firmalar bu baziçede iflastan kurtuldu” konusu başka bir yazımızın konusu olarak ele alınacaktır. Marshall Planı ile bize uzatılan acı şekerden devam edelim.

Savaş ekonomisinin nasıl yönetildiğinin en güzel örneği, Marshall Planı çerçevesinde bizim gibi “arada kalan ülkelere” yardım adı altında birtakım anlaşmalar yaptırılmasıdır.  Adı üstünde anlaşma.  Bir de bu anlaşmaya dair endişeler, hemen sondan başlayalım. Marshall Planı’nda bir denetim ve istihbarat mevzusu vardır ki izahı ancak sömürge  olmakla açıklanabilecek bir durumdur: Plana tabi olan ve anlaşmayı imzalayanlar; verilen yardımları denetlemek maksadıyla, denetçi ve siyasi gözlemcilerinin yanı sıra,  istihbaratçılarının da hiçbir izine gerek duymaksızın istedikleri her yere girip çıkabileceğini baştan kabul etmiştir. Yani yardım verilecek ama nasıl veriliyor,  sorular başladı bile…

İkinci Dünya Savaşı’nın da bitmesiyle bazı ülkelerin daha fazla teknik ve ekonomik yardıma muhtaç olduğu görüldü. İlk “Mareşal Yardımları” böylelikle başlayacaktı. Fakat arkada yatan sebepler zaman geçtikçe anlaşılmaya başlandı. Süt tozundan tohuma, teknik yardımdan makine ve ekipmanlara kadar  pek çok yardım bu kapsama girdi ama elbette ABD de girdi…Yardım alan ülkeler savaş nedeniyle biriken stokların erimesine ve üretimin devamına yol açtığı için üretenler lehine bir “iyilik” de yapmış oldu. Yardım alan ülkeler ise hem paraların gittiği yer hem de mevcut şartlarıyla üretim ortamından vazgeçilmesi açısından farklı bir mecraya sürüklendi. Yerli üretim yerine teklif edilen üretim;  tavsiye(!) edilen teknoloji ve nihai ürünler piyasaya hakim oldu.

Teknik destek için getirilen uzmanların bütün masraflarını ülke kendisi karşıladı. Yerli üretim özellikle uçak gibi teknolojik yatırımlar, tarım gibi baştan stratejik ürünler ortada kaldı. Bakım onarım sorunları ve yedek parça konularına  hiç girmeyelim.

Marshall Yardımı elbette ABD’nin bir iyiniyet nişanesi değildi. Karşılıksız değildi. Samimi değildi. Ancak öyleymiş gibi bir intiba üzerine çalışıldı. Bunun sonraki aşaması ise bu ülkelerde ABD yanlısı güvenilir siyasilere ve yerli işbirlikçi sermayeye ulaşmak olarak devam etti.

Görünüşte elzem askeri harcamalar, güvenlik fonksiyonu gereği bütçede önemli bir yer tutar oldu. Talep tarafına bakıldığında, talep vardı. Askeri kurumların artan mal ve hizmet talepleri ya üretilecek ya da temin edilecekti. Marshall Planı bu yönüyle hakikaten bir tam bir plandı ve yardımla alakası yoktu. Talepler bütçe ödeneği ile dışarıdan karşılanır oldu. Plan gereği öncelikle yerli üretim, sonrasında da eski dostların alternatif üretim ve rakip ürünleri saf dışı bırakıldı.

Savunma harcamaları konusunda makine teçhizat ve ekipman her konuda SATICI  ülkelerden;  sadece askerleri kendi halkından ama teknolojisi ithal; Ar-Ge olmadığı için dışa bağımlı bir üretim dönemi başlamış oldu. Savunma sanayi için malzeme üreten ülkelerin kapasitesi ve teknolojisi birinci dereceden müşteri olan ABD devleti tarafından desteklendi. ABD’nin desteklediği savunma sanayisini doyurmak kolay değil. ABD bu haliyle kendi borç yükü artmış ve başta açık vermiş olsa da geliştirdiği teknolojiler için yeni pazarlar ve yeni fırsatlar bulmak zor olmadı. Türkiye için de bir dönem bütçesinde,  %20’lere yaklaşan askeri harcamaların bir sınıflandırması  ve analizi yapıldığında  bu konu daha iyi anlaşılmış olacaktır.

2,141 total views, 5 views today

Bir Cevap Yazın