Seçimden sonra “AK GÜNLER” mi?
26 Haziran 2018
TL’ye  Kur(t)  Kapanı
3 Eylül 2018

Ekonomi kendi gündemi ile devam ediyor. İlk konu şüphesiz “dolar.” Engellenemeyen bir yükseliş, durdurulamayan bir gidiş bu. Milli paranın bu denli “kuşatılması” ve saldırılara açık hale gelmesi, sadece bugünün konusu olamaz:  Bu bir birikimdir. Özellikle dış borç ile ihracatın ithalatı karşılama oranının sürekli takip edilmesi  gerektiği gerçeği, bir kere daha kendisini göstermiştir. Herhangi bir darlık döneminde, şüphesiz buna ilk tepkiyi piyasa verecektir. Pazarcı esnafından büyük şirketlere,  çalışan-çalışmayan, emekli-işçi-memur her yerden bir ses mutlaka gelir…

Ekonomide birbirine bağlı süreçlerin olması bu etkileşimi arttırır. Ekonomideki aktörler kadar, ekonomi ile ilgisi olmayan pek çok kişi ve konu, bu ateşe odun atacaktır. İşletmeler ya da ticari kesimin artan maliyetleri, ilk olarak fiyatlar genel seviyesini arttıracaktır. Bu maliyetin yönetilmesi zordur. Sonrasında düşen alım gücü, biriken stoklar, ham madde teminindeki güçlük ve paranın kıtlığı; istihdamın azalıp işsizliğin yükselmesi anlamına gelir. Artık ok yaydan çıkmış, daralma – enflasyon ve  işsizlik bir arada görülmeye başlamıştır.

Ekonominin yukarıda anlatılan sarmala girmemesinin birinci şartı piyasalarda “güven” ortamının korunmasıdır. Bunun anlamı, rasyonel bir bekleyiş olarak ekonomide bu gidişatın düzeleceği yönündeki olumlu kanaattir. Bu güven ortamının tesisinden birinci derece “ekonomi yönetimi” sorumludur. Ülke seçimlerden yeni çıktı. Siyaset güvenini tazeledi. Henüz siyasi iktidar/ kabine eylem planlarını açıklayamadan ve hiç bir icraata başlayamadan büyük bir sorunu önünde buldu. Tek başına iktidara gelmiş bir yönetimin, harekete geçme konusunda bir mazereti olamaz. Elbette ihmal edilmemesi gereken husus, acil konuların önemli olanların önüne geçmesi hadisesidir. Görünen o ki ülke,  fon konusunda “sıkışıklık” durumuna fena yakalanmıştır.  Ancak bir panik yoktur. Sonuç getirici, icracı  beyanatlar ve işbirlikleri beklenmektedir.

İşin özüne bakıldığında, ekonomisi bu denli başkasının parasına bağımlı (dolarize olmuş) bir ülkenin, böylesi şoklara her zaman açık olması yadırganmamalıdır. Onun için döviz akışını sağlıklı kılacak mekanizmaların geliştirilmesi; fon sağlayanlar ile ilişkilerin diri ve sıcak tutulması, nihayetinde bu bağımlılığı “en aza indirecek önlemlerin alınması” ekonomi yönetiminin birinci dereceden sorumluğundadır. 10 Ağustos 2018 Cuma sabahı Financial Times gazetesinde liradaki değer kaybının AB ve özellikle Avro bölgesi bankacılık sistemi için kaygı oluşturduğu haberi bile piyasaları tedirgin etmeye yetti.

Konu enine boyuna değerlendirildiğinde, “yeterli sermaye birikimi olmayan” bir ülkenin  kalkınma için, yatırım çekebilmek için başkalarının tasarruflarına ihtiyaç duyduğu gerçeği görülecektir. Bu bilinç seviyesi ile ancak “70 cente muhtaç”  bir ülke olmanın ötesine geçilebilir. Tasarruf deyip geçmemeli. Doğru tasarruf politikaları gerektiğinde etkin birer kaynak olabilir.

“Az paranın çok hesabı” olmasının vaktidir. Hala üretim ve tüketimde ithalata bağımlı olmak, sadece “Cari açık” için alarm vermemektedir. Bugün yaşanan sorunlar gibi ekonominin  “bloke” olması başta milli gelirdeki azalma, sosyal kesimlerde kırılganlık, sermayenin belirli kesimlerde birikmeye devam etmesine neden olur ki bunun sonu “mali kaos”tur.

Bu noktadan sonra çok sesli ekonomi yönetiminden vazgeçilerek sağlıklı ve tutarlı bilgi akışının ekonomik ve sosyal çevrelerce paylaşılması önemlidir. Alınmakta olan önlemler, planlananlar ve bunların sonuçlarının paylaşılması önem arz etmektedir. Son 25 senede yaşadığımız bunca krizin bize artısı “tecrübe” ve yönetebilme becerisi olarak geri dönmelidir. Başta psikolojik faktörler göz önüne alınarak, ülkenin ihtiyaç duyduğu döviz girişini sağlayacak önlemlere ilişkin adımlar atılmalı ve halka da bu konuda net bilgiler aktarılmalıdır. Diğer bir ifade ile döviz çıkışına sebep bütün aktarım mekanizmaları gözden geçirilmelidir. TL’nin değer kaybı kısa vadede ihracatçı lehine yeni bir döngü başlatabilirse, ekonominin de dış ticaret fazlasını temel alarak büyümesi, krizi avantaja çevirebilir.  Bu durum ihracatçının razı olduğu bir durum mudur, onu da görmek gerekir.

Gerçek şu ki, Türkiye’nin dolara ihtiyacı var. Sorun  şimdiden “papaz” sorununun çok ötesine geçmiştir. Gelişmeler sadece siyasi iktidarın sorumluluğunda olmayıp, ekonomik ve sosyal çevrelerin bir arada hareket etmesi, ortak eylem planı ve sonuçların gözlemlenmesi ile üstesinden gelinebilecek bir durumdur. “Panik” halinin daha ağır sonuçlara sebep olabileceği gerçeği ihmal edilmemelidir.

3,888 total views, 1 views today

Bir Cevap Yazın