İZMİR’ in “GELECEĞE” DÖNEN YÜZÜ…
29 Ekim 2014
SEÇİMLE GİDEN “REKTÖRLER”
13 Kasım 2014

ENFLASYON İNER Mİ?

Ekonomide bütün kötülüklerin anasının “enflasyon” olduğuna dair emareler yükselmeye  başladı. Orta Vadeli Programın da hareket noktası ve ana odağı olarak görülen enflasyon, fiyatların beklenen ya da öngörülen durumdan fazla gerçekleşmesi halidir. Haliyle bu fiyat farkının bugünün karmaşık ekonomilerinde bir elinde kur, öteki elinde faiz yöntemiyle değişmesi  o kadar kolay görünmemektedir.

Başlıca Hane halkı yükümlülükleri içerisinde sayılan üç unsurdan olan gıda, barınma ve ulaştırmanın enflasyona etkisi her zaman tartışılagelmiştir.  On yıllar kadar önce rahmetli başbakanlarımızdan Bülent Ecevit döneminde kiralar %25 oranında sabit tutularak enflasyonun yükselmesi durdurulmak istenmişti, Ancak o günkü tecrübelerimizle bunun başka türlü çatlak-patlak gelişmelere yol açtığına şahit olmuştuk.

İktisat teorisinin ilk öğretilen konularından olan gelir arttıkça “ekmek” gibi temel gıdaların tüketim miktarının azalacağı konusu bugün enflasyon sepeti için de tartışılmaya başlanmıştır. Bireyler ve dolayısıyla hanelerin artan geliri nedeniyle gıda ürünlerinin harcamalar içerisindeki payı azalmaya başlamıştır. Enflasyon hesaplamalarında dahi küçük hesaplamaların büyük etkiler doğurduğu ya da verilerde, virgülden sonraki değerlerin dahi psikolojik etkisinin artarak önemsendiği günlerden geçmekteyiz.

Enflasyon sepetinde bütün Avrupa ülkeleri arasında Romanya’nın ardından %24,6’lık paya sahip olan Türkiye’de gıdanın payının yüksek olduğu ciddi ciddi tartışılmaktadır. Son 10 yılda özellikle gelir düzeyinde büyük ilerleme kaydeden Türkiye’de bireysel gelirler artmıştır. Harcama kapasitesi genişledi, harcanabilir potansiyeli ve harcama yapılacak alanlarda bir farklılık ve gelişme yaşandı. Dememiz o ki Türkiye’nin bu artan gelir düzeyi ve farklılaşan harcama çeşitliliğine mütenasip olarak enflasyon sepetinde de gıdanın aldığı payın azaltılması gerekmektedir. Bütün gelişmiş ülkelerin geçtiği süreç budur: Gelir artışına uyumlu olarak önce gıdaya harcamış oldukları pay azalır, sonra diğer tüketim ürünlerinin payı artar. Mesela AB’de enflasyon sepetinde gıda, alkol ve tütünün toplam payı %19,76’dır.

Bu yüzden doğru ölçme ve değerlendirme, doğru parametreler üretme ve istenen hedeflere ulaşma konusu ekonominin de öncelikleri arasındadır. Enflasyonla baş edilmeli ki faiz-kur ve büyüme gibi diğer göstergelerin etkisi görülsün.

Ekim sonu itibariyle ABD’nin tahvil alımlarının sona ermesi ekonominin fonlanmasının bitişini göstermektedir. Özellikle son 6 senedir 1,6 trilyon doları bulan piyasayı dolara doyurma politikası sona erdi. Bunun elbette para kıtlığı ve piyasalarda farklı limanlara çekilme isteğini doğuracağı açıktır. Bu para çekilmesinin enflasyona etkisi değerlendirilmelidir. Uzun aylar boyunca devam eden fon girişinin Ekim 2013’ten itibaren aylık bazda azaltılarak devam eden dolar sürümünün etkileri gözlenmelidir. Bunun tek aracı doları çekmek için faizi yüksek tutmak olarak görülmemelidir.

Türkiye gibi tasarruf açığı yüksek, aynı zamanda yüksek cari açığı olan ülkeler, yıllardır kolay tatlı para sayesinde yönetebildi Bu yüzden herkesin dikkat çektiği ve milli gelirin %8’ine kadar yükselen cari açığı bu sayede yol kazası olmaksızın atlatabildi ve açığın fonlanmasında zorlanmadı. Cari açığı fonlamak yeni dönemde eskisi kadar kolay olmayabilir.

Büyüme rakamları beklentilerin gerisinde kalmaktadır. Türkiye için ideal büyüme oranı %5’in altına düşmemelidir. Ancak 2012’de %2,1, 2013’te %4 büyüyen Türkiye, 2014’te % 3,5 büyürse sevinecek durumdayız. Bir yandan işsizliğin de önünün alınmasına mani bu rakamlar için yeni gözden geçirmeler ve yapısal müdahaleler şart hale gelmiştir.

1,775 total views, 0 views today

Bir Cevap Yazın