“Tarımda Milli Birlik Projesi”ni Beklerken
23 Nisan 2019
Çin – ABD Gölge Oyunu
28 Mayıs 2019

Mültecilik, şu son 10 yılın sorunu değildir. Tarihin her döneminde insanoğlu su misali akıp gitmiştir. Hele ki Türklerin Orta Asya’dan başlayıp Avrupa içlerine kadar olan yolculuğu, en fazla mülteciliğin yaşanmasının önemli sebeplerinden olmuştur. “Suların çekilmesi” gibi, çekilirken geride kalanlar ya bir gün gelecek olan şanlı akıncıyı beklemiş; ya da gözü kulağı Anayurtta olmuştur.

100 yıl evvel özellikle Osmanlı coğrafyası bir yangın yeriydi. Hele koca bir imparatorluk üzerinde sömürgeler oluşturmaya çalışan İtalyanlar, Afrika Talanından geri kalmamıştı. 1911’de Trablusgarp ve Bingazi’de  büyük çatışmalara giriştiler. Maksat belli: Fas Fransızlarda ise bu taraflar da İtalyanlara kalmalıydı.

Birkaç sene sonrasında Balkanları kaybettiğimiz, hele bugün oralardaki pek çok ülkenin nüfusundan daha fazla insanımızın sürgün, savaş ve katliamlarla yok edilmesi; aslında toplumsal hafızamızın bir parçasıdır. Bugün Suudi Arabistan’ın acımasızca hava saldırıları ve bombalamalarına maruz kalan Yemenliler için gidip oralarda savaşan, şehit olan, mezarı, izi tozu belli olmayan dedelerimizin varlığı ise ayrı bir “yürek yangınıdır…” Bu yüzden Rahmetli Dündar Taşer’in de dikkat çektiği gibi:

“Ortadoğu problemi, Osmanlı mirası meselesidir…”

Savaş acımasız!…  “Savaş politikanın başka araçlarla sürdürülmesidir” der, Clausewitz. Bunun en güzel örneği I. Cihan Harbidir. İngilizler I. Cihan Harbi ile işgal edecekleri Filistin bölgesini, savaştan sonra devlet kurmak üzere en baştan Yahudilere vaad etmişlerdi. Yukarıdaki sözü doğrular bu “vaad,” hala güncelliğini korumaktadır. Plan eski.. savaşlar, sonucu belli birer oyun gibi sanki.  Bir ucu Yemen, öteki ucu Balkanlar ve Kafkaslar olan bölgelerden Anadolu’ya 100 yıl önce müthiş bir göç oldu. Sonrasında mübadeleler…  Neredeyse Türkiye Cumhuriyeti nüfusunun yarısı, böyle oluştu. Ama bir yabancılık yok, garipseme yok, ayrıştırma yoktu. O günün “Macurları” Anadolu’ya geldiler. Balkanlardan, Kafkaslardan, Orta Asya’dan, Orta Doğu’dan bile gelenler oldu. Hep birlikte yaşayıp giderken yeni dalga Rusların Afganistan’ı işgal etmesiyle, küçük grupların o bölgeden gelmesiyle başladı… Sonra Bulgaristan’dan trenle Edirne’ye getirilip bırakılan, Bulgaristan Türkleri; ardından Saddam’ın zulmünden kaçan Peşmergeler…  Bosna ve Çeçenistan Savaşlarının mağdurları derken.. 2003 sonrası Irak, özellikle 2012 sonrası Suriye’den gelenlerle Anadolu toprakları cömert bağrını bir defa daha sinesini “yurtsuzlara” açmış oldu.

 

 

Bayram için  3-5 günlüğüne dahi ülkelerine dönmelerine bakıp, ne döndüler denir onlar için; ne de geldikleri yerlerden vazgeçtikleri düşünülür.  Bu ülkenin çocukları bu yüzden, gördüğü bunca şeyden sonra  evinden, bağından, yurdundan sürüp çıkarılmaya yabancı değildir. Mültecilik son 40 yılda sürekli yaşanan bir vakıadır. İmparatorluk bakiyesi olmanın gereği belki böyle bir şeydir. Özellikle şu bir gerçek ki son yıllarda Suriye’den gelenlerin sayısı, yaklaşık 100 yıldır gelen mülteciden çok daha fazladır.

“Biz çadırımızı, sırtlanların yolu üzerine kurmuşuz” derdi Taşer.

Dünyada bunca yerde yangın çıkartıp, hala dünya barışı adına konuşanlar dünya nimetlerini paylaşamayanlardır. Ve bu arsızlığın bedeli, sayıları 10 milyona doğru giden mültecilere ödettirilmek istenmektedir.

 

2018 rakamları, Türkiye’de doğan Suriyeli bebek sayısının 300 bine yaklaştığını göstermektedir. Bugün ülkemize gelenlerin üçte ikisi aktif (15-60 yaş) nüfustur. Bu rakam 2,5 milyon kişiye kadar yükseltilebilir. Dün bebek gelenler, bugün okul çağında; okul çağında gelenler ise askerlik çağına gelmiş durumdadır. Türkiye’de hayat devam etmektedir. Kaçınılmaz olarak hayatlar kurulmaktadır. Bu dinamik nüfus ne yardımlarla, ne dilencilikle  varlığını sürdüremez. Bunu da zaten gelenler istemeyecektir. Güvenlik ve beslenme sağlandıktan sonra insan tabiatı gereği sağlık ve eğitim talep edecektir. Sormak lazım: Bu insanlar hiç mi hastalanmaz? Hiç mi eğitim istemez?

Önemli bir husus ise sınır illerde, demografik değişimlerin acil çözüm bekler nitelikte olmasıdır. Hatay, Gazi Antep, Kilis gibi yerlerde nüfus dengesi mülteciler lehine değişmektedir. Yeni “Sykes-Picot”çuların bu durumdan haberdar olmaması mümkün değildir. Eğitimini veremediğimiz, istihdamını sağlayamadığımız, sokaklardan alamadığımız bu insanlar, yarın Türkiye için milli güvenlik sorunu haline  gelebilir. Terörün, uyuşturucunun, çetelerin kullanışlı elemanları olabilir.            Bunun arkasından gelecek sorunlar, toplumsal olayları tetikleyecektir.

Son derece insani duygularla, vicdani gerekçelerle uzattığımız bu dost eli, yeni ilgi alanlarının oluşturulmasını gerektirmektedir. Bunun en başında eğitim gelmektedir. İstihdam ülkemiz için bile sorunken, mülteci işsizler başka dramları tetikleyebilir. Yarın rekabet nedeniyle, yıllarca Avrupa’ya karşı itiraz ettiğimiz yabancı düşmanlığının bizde hortlaması, başka bir trajedi olabilir.

Şüphesiz dilenen bir mülteci, çöpleri karıştıran bir çaresiz sığınmacı, kucağındaki bebeği ile çaresiz bir anne görüp de içi sızlamayan birisi olamaz. Daha kötüsü, içini dolduramadığım “istismar kelimesini yaşayan, kadın ve çocukları anlatamıyorum bile… Kışın sonu bahar. Bu kışı da atlattılar. Derme çatma yaşam alanlarında hala ayaktalar. Halk bir şekilde organize oluyor. Ramazan mübarek gün ekmeğini paylaşıyor. Üç kuruş sadakasını, “gözünün başının sadakası olsun” diye veriyor. Ama yetmiyor, yetmez!

Bu mesele siyasilerden alınıp “devlet meselesi” olarak çözümlenmelidir. Devlet kendisine sığınanı mağdur etmemiştir. Kapsamlı ve kalıcı değerlendirmeler olmalıdır. Belki, sivil toplum koordine edilmelidir. Ne yapıldı, neler başarıldı, yapılan yardımlar, verilen eğitimler ve mültecilerin adaptasyon süreçleri bir an evvel gözden geçirilmelidir.

 

844 total views, 8 views today

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.