Almanya Deyip, “Ama Ekonomi” ile Bitirmek
25 Ağustos 2017
Askeri Keynesyenizm: Savaşla Dans
20 Eylül 2017

9 Eylül’leri Hiç Unutmamak

15 Mayıs 1919’dan 9 Eylül 1922’ye İzmir…

Kurtuluş Savaşı için sembol bir şehirdir İzmir. Özellikle Batı Anadolu’nun hem işgali hem kurtuluşu incelendiğinde, “Ordular!  İlk hedefiniz Akdeniz’dir.  ileri!  talimatı ile savaşa son nokta konulmuştur. Hiçbir işgal haklı olamaz. O zamanlar fırsatı ganimete çevirmek isteyen dönemin Yunanistan hükümeti, böyle bir karar almıştı.   15 Mayıs 1919’da başlayan o işgalin karanlık günleri, 9 Eylül 1922 İzmir’in kurtuluşu ile nihayete erecektir.

İzmir’in kurtuluşun hemen öncesinde, İşgal kuvvetlerinin son icraatlarından olan, ama hala bir “faili meçhul” gibi anlatılan, meşhur bir İzmir yangını da var ki içimizi acıtmaktadır. Yabancı kaynaklarda Türklerin kendilerini bile bu yangından sorumlu tutan yayınlar bulunmaktadır. Hollywood kökenli film ve dizilerde neredeyse “milat” gibi işlenmektedir. Söz arasında “İzmir yangınından 3 yıl sonra 5 yıl önce” diye tarih düşülmektedir. Geçmişin acı günlerinden söz ederken bu yangına ilişkin, zaman zaman olmadık yerlerde önümüze bazı muhtelif bilgi kırıntıları da düşmektedir. O dönemin düşman askerlerinin, yabancı temsilci ve gazetecilerin hatıratları da işgal boyunca yaşananları, kaçan ve yenik bir ordunun “günahı” olarak aktarmaktadır.

Yangın konusu sadece savaşın tahribatlarından birini göstermesi açısından önemli. Ancak o günlerde yaşananlar içimizi yakan, yürek yangınlarına sebep olan şeneatler hiç de azımsanmayacak kadar çoktur. Son olarak Tasos Kostopulos’un Savaş ve Etnik Temizlik, 10 Yıllık Milli Bir Teşebbüsün Unutulan Yanı, 1912-1922 adlı kitabı 2007’de Atina’da yayınlandı. Anlatılanlar, adeta savaş suçlarının teşhiri ve kötülüklerinin yer aldığı bir “Günah Galerisi” olarak  sıralanmıştı. Bir Yunan’ın kaleminden oldukça cesurane bir tarzla, Yunan askerlerinin savaş boyunca yaptıklarından örnekler yer alan kitap, insanın ne denli “kötüleşebileceğinin” birer örneği şeklindedir.  Kabul etmek gerekir ki eser, alanında yazılmış, ifşa niteliğindeki çok ender kitaplar arasında yer alacaktır. Tasos Kostopulos,  kendisi gibi yazar bir başka yazarın 1928’de yazdığı ‘Savaş’ adlı eserindeki, köyde esir edilen askerlerin nasıl topluca kurşuna dizildiğini anlattığı bir hikaye ile başlamış söze… Askerler, karşılarına aldığı esirleri, beşli altılı gruplar halinde öldürmektedir…

Kitabın ilerleyen sayfalarında, İzmir’den başlayıp Anadolu içlerinde işgale yeltenen Yunan askerlerinin sivil halka ettiği zulümler, örneklerle anlatılmakta, dehşet yeniden yaşanmaktadır. Sonuçta savaşın en büyük mağdurlarını, içtenlikle anlatması açısından kitap önemli bir çalışma olmuş. Bu tarz çalışmalar ne yazık ki çok sınırlıdır. Yeri gelince anlattığımız Rus, Ermeni, Bulgar, Balkan hatta şu kısa tarih içinde yaşadığımız Bosna zulmüne dair belgeseller, filmlere konu olan acılar ve insanların hissettikleri, ne yazık ki  sadece ölüm, tecavüz, kayıp ve yerinden yurdundan edilen insanlar olarak adlandırılmaktadır. Hatta en kötüsü bunlar sadece rakam olarak ifade edilmektedir.

Bugün Irak ve Suriye üzerinden bizi daha çok etkileyen mülteci dramının, insani boyutundan ziyade “kaç kişi” oldukları daha fazla önem arz etmektedir. Her insan bir hikaye ve her hikayede ne hüzünler var bunu öğrenemedik henüz. Cenap Şahabettin’in dediği gibi nasıl olsa “ölülerin itiraz edecek hali yok ya…” Mağdur da olsa, mağrur da olsa, hatta mazlumken zalim desek kim ne diyebilir? Biz Türkler, ölülerimizi gömüp acılarımızı çekiyor; çok değil bir nesil sonra da unutup gidiyoruz. Ya da bu coğrafya böyle: bunca acının hangi birini sayalım? Hangi birine ağıt yakalım? Acı çok!

Bugün dünyanın çok sesli bir biçimde, “savaş” konuşur olduğu bir dönemde yaşanan acıları unutmadan karar vermek, bir söyleyip bin düşünerek hareket etmek vaktidir.  Yoksa çılgınlıkta sınır yok.

Yine de bir şey var ki “unutmayalım!…”

Unutulan zulüm, unutulan soykırım, unutulan ne varsa… tekrar yaşanır.

2,264 total views, 4 views today

Bir Cevap Yazın