Muhammed Esed’in Penceresinden Halimiz

Aklın uykusu ve zihinsel uyuşukluk, yalnızca Batı dünyasına ya da seküler olanlara has bir kriz değildir.”   diye başlamış….  Dinî düşüncenin rasyonel zeminini kaybedip, “salt şekilciliğe ve geçmişi körü körüne taklit etmeye teslim olması da feci bir ‘akıl uykusu‘ biçimidir.” diyor.

Muhammed Esed rahmetli, “Hukukumuz ve Ahvalimiz”  adlı eserinde, Müslüman toplumların yüzyıllardır dinî meseleler üzerinde, üretken düşünmeyi bırakıp yalnızca geçmiş kuşakların üretimleriyle idare edip kabullerine sığınmasını, sert biçimde eleştirir… Müslümanların fıkıh ve kelamı yaşayan, çözümler üreten canlı ilimler olmaktan çıkarıp, geçmişin dogmalarını sergileyen birer “eskici dükkânına” dönüştürdüklerini savunur.

Bu durum İslam dünyasında aklın, asırlardır süren derin uykusunun bir neticesidir. “Akıl nasıl uyanır? Toplum tekrar düşünmeye nasıl başlar? diyerek, dalar sorular alemine…  Sonunda, “Dünün güneşi bugünün çamaşırını nasıl kurutsun? Olmuyor maalesef!..” der…

Birinin bir devesi varmış,  ötekinin bir kölesi…  berikinin cariyesi”  hikayeleriyle yüzyıllar geçti. Ama hala önümüzde düşünen, aklını, fikrini kullanan, topluma yön veren, bilim ve teknik olarak  yol gösteren bir ışık yok. Medeniyet anlayışımız savruluyor, Müslümanlar üretemiyor…Varsa – yoksa dedikodu girdabında  günlerini yok eden Müslümanlar… Bu arada aile de gidiyor çocuklarımız da‼…” demiş.️

Muhammed Esed 1992 ‘de 92 yaşında ölmüş… O, ömrü boyunca 1. ve 2. Dünya Savaşlarını gördü. Osmanlı, Çarlık Rusyası, Alman imparatorlukları gözünün önünde dağıldı. İsrail kuruldu…Onu gördü. Arap- İsrail savaşları ve İran-Irak savaşını yaşadı… Buna rağmen, bugünkü duruma anlam verebilir miydi acaba?

Sonuçta “Şeriat”, sınırı belli bir durum, referansları belli: “Kur’an ve sünnet“…  Bu kısım “La yüs’el”!.. Zamandan ve mekandan bağımsız ve değiştirilemez!..

Fıkıh” ise hukuk; yüzyılların birikimi… Üretilen çözümler ve kanunlar ise “her dönemin kendi kültürel ve coğrafi şartlarına bağlı olarak geliştirilmiş çözümlerdir.

Esed’in önerisi ise “Fıkıh, ‘kutsal ve değişmez‼’ değildir. Her konu  kendi çağının şartlarına göre yeniden yorumlanmalıdır.”

Ölçü net: “Kademe kademe hukuk düzeni tesis edilmelidir.”  diyor. Hukuk sözleşmedir, “sözleşmenin de kuralları bellidir.”    “Geçmiş alimlerin görüşlerini körü körüne taklit etmemeyi, her dönemin kendine has sorunları ve kendine has çözümleri olduğundan” söz ediyor.

Çağcıl çözümler üretin! diyerek, temel ilkenin “İslam’ın yönetimden beklediği şey “ADALET” tir. Müslümanın mücadelesi adaleti sağlayana kadardır. Ne yazık ki bu mücadele  tarih boyunca bitmeyecektir. O yüzden günümüz modern yönetim biçimlerinin kurumları, kendi kültürüne göre bürokrasisini inşa etmekte özgür olmalıdır.”

Muhammed Esed rahmetli, “7. yüzyıl Arap kültürü ile İslam‘ın karıştırılmamasını” söyler… Bunu biraz sert bir üslupla da ifade eder. Bugün bütün yaşanan bu sorunların temelinin bu karıştırma yüzünden olduğunu “İslam dünyasının içine düştüğü fikri ve sosyal çöküşün en büyük sebebini bu olarak görür.”

Muhammed Esed’in bu değerlendirmelerinde geliştirdiği söylemler de var:
– Evrenselin yerele hapsedilmesinin sınırlar çizdiğini,
– Dini olan ile gelenek ve kültür olanın karıştırılmasının saf olanı bozmasını,
– Dinin, geçmişin taklitçisi birer “Arap muhafazakarı” haline gelmesinin “gelişmeye engel” olduğunu anlatır.

“Arap toplumunun o döneme ait kültürel formlarını (sosyal alışkanlıklar, adetler, giyim kuşam biçimlerini, örfi hukuk uygulamalarını) sanki “Allah’ın kesin birer hükmü” olarak algılamaktan vazgeçin!” diyor.

Sonuçta Müslümanların, “Dinin ahlaki ve hukuki özünü ıskalayıp, Arap kültürünün görünüşünü kutsallaştırdıklarını” söylemektedir.

Goya_etching Muhammed Esed'in Penceresinden HalimizBütün bunları anlatırken Francisco Goya’nın, “Aklın uykusu canavarlar yaratır” (Los Caprichos-43.)  gravürüyle ince bir mesaj salmış, batıdan doğuya doğru… Muhammed Esed’in de sevdiği ve çok kullandığı bir metafor olmuş bu çalışma.

Geleneksel çözümlemeler ve yorumları, geçmişin tozlu rafları ile dolu bir “eskici dükkânı” diyor mesela…”Bu köhne mekandan çıkıp, yeni şeyler söylemek lazım” diyor…  Doğru ama bu algı ve anlayış düzeyinde olan bir de topluluk olması lazım: öğrenmeye hazır, gelişime açık ve o muhasebeyi yapabilecek bir kesim gerekiyor…

Son tahlilde selefî ve şekilci çevrelerin, siyasi veya ticari alanlarda varlığını sürdüren tarikat yapılarının“ ve topluma eskici dükkânından” başka bir şey sunamayanların hakimiyeti, onun yaşadığı dönemden bugüne, öyle çok fazla değişmemiş ki sorunlar devam ediyor.

Muhammed Esed de bu kadar söylemlerinin üzerine, kendisi de eleştirilerden nasibini almış görünüyor. Eeee!… Olacağına bak!.. Onun aslen Arap olmadığı ya da Yahudi kökenli bir aileden geldiği gibi imalarla subliminal mesajlar verilmeye çalışılmaktadır. Ne yazık ki Arap kabileciliği burada da devreye girecektir. Çünkü Arap merkezli dini anlayış, bu konuda Arap olmayanların, köken sebebiyle söz söyleyemeyecekleri konusunda çoğunluğu da ikna etmiş görünmektedirler.

Etkili oluyorlar mı? Evet, belli ölçüde oluyorlar. Özellikle kurumsal yapıların karar mekanizmalarında, Esed’in bu görüşlerine katılanlar olsa bile; bu görüş ve söylemler açıkça dile getirilememektedir.

Peki, bu durum M. Esed’i durdurmuş mu? Hayır!..  8 dil bilmesi, aldığı eğitim, Arapça’ya olan hakimiyeti onu bir de “Kur’an Mesajı” tercümesini yazmaya sevk etmiş. Kullandığı kavramlar, yaptığı açıklamalarla, daha insani ve anlaşılması uygun bir metin ortaya çıkarmış… Tercümede kullandığı kavramlar da anlam olarak okuyucuyu kuşatan ve metnin içine çeken ifadeler olmuş. Geleneksel Kur’an çevirilerinde yer alan ifadelere getirdiği yeni açıklama ve ifadeler de çeviriye güç katmış.

  • Müttaki ve Mü’min”  kelimesini  geleneksel meallerin aksine “Allah’tan korkanlar” ifadesi ile çevirmemiş; “Allah’a karşı sorumluluk bilincine sahip kişi”/ “Allah’a güvenen kişi” ifadesi ile İngilizce’ye tercüme etmiş,
  • Kafir” için, “Hakikati bile bile inkar eden / gerçeğin üstünü örten” olarak çevirmiş.
  • Zekat” kavramını, “Arındırıcı mali yükümlülük“,
  • Cihad” kelimesini, “Allah yolunda gösterilen her türlü üstün çaba ve gayret” olarak çevirirken, İslam’ın barışçıl yollarla ve entelektüel düzeyde anlatılıp anlaşılmasının da yayma girişimi olduğunu ve bütün bu çabaların da bir ömür boyu cihad olduğunu aktarmış.

Onun bu yaklaşımı “Acaba Kur’an-ı Kerim, İngilizce’den tercüme edilse nasıl olurdu?” dedirtiyor okuyucularına…

Onun ALAK Suresi’nin (96. Sure) başlangıcı olan “ikra” (اقرأ) kelimesini açıklarken, bütün Arapça kökenli meallerde olduğu gibi [oku] ifadesi kullanırken görmekteyiz.  Ancak açıklama kısmında “tekrar etme ve birlikte okuma” ifadelerine yer vermektedir.  Bu durum İngilizce’ye yapılan tercümelerde “Read” (okumak) ifadesi ile tercüme etmenin yanı sıra; bununla birlikte,  yaygın olarak “Recite“, (sesli okumak/birlikte okumak, tekrar etmek) veya “Proclaim” (ilan etmek/bildirmek) kelimeleri de çevirenlerin kullandığı ifadeler arasına girmiştir.

Şüphesiz Kur’an-ı Kerim o günkü topluma indiği için ve peygamberimiz gibi bir öEsed-kuran Muhammed Esed'in Penceresinden Halimizğretmen tarafından açıklanıp anlatılabildiği için, kelimeler ve kavramlar arasında “öyle miydi, böyle miydi? tartışmasının oluşması beklenemez. Başka topluluklara yönelik, farklı dildeki açıklamalar ancak dinin kendi alanına sadık kalmakla anlaşılabilir. Herkesin kendi aklı ve anlayışıyla vahyin kavranabildiği ve hayatına tatbik ederek deneyimlendiği günlerden bu günlere mealler önemini korumaktadır.

Ancak peygamberimizin ölümünden hemen sonra yaşanan iktidar mücadeleleri için dönemin araçları yetmeyince “dinin gücü” kullanılır oldu: iş şirazesinden çıktı. Her devirde “gerçek din” iddiasıyla yazılan meal ve tefsirler oldu.  Allah’ın, peygamberi aracılığıyla gönderdiği ayetlerin anlaşılması için, yorumlara ihtiyaç duyulmaya başlandı.

Esed’in de “eski alimler”  arasından Taberî, Zemahşerî, Gazâlî, İbn Kesîr vb. ulemayı her zaman derin bir akademik saygıyla andığı görülür. Temelde onun itirazı, bu alimlerin söylediklerinin “değişmez dogmalar” haline getirilmesinedir.

Sonuçta, eski alimler, Kur’an’ı ve sünneti kendi yaşadıkları çağın bilimsel, sosyolojik ve kültürel seviyesine göre tefsir etmişlerdir. Esed, “Onlar kendi çağlarının insanıydı, biz de kendi çağımızın insanıyız” anlayışını temsil etmektedir. Onun anlayışı, “anlaşılır olmak” üzerinedir. 

1 yorum

Mehmet tozlu

Harikulade bir güzellik ile bilimsel görüşlerine katıldığım yeni çağın alimlerinden esintilerle akıl dünyamıza sanatsal estetiklerle de destekleyen harika bir yazı. Çok beğendim

Yorum gönder